İçeriğe geç
Vera Hukuk & Danışmanlık

Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu

Yazar: Stj. Av. Sefa KartalYayım Tarihi: Okuma Süresi: 12 dk
“Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu” makalesinin kapak görseli — Vera Hukuk & Danışmanlık, yazar: Stj. Av. Sefa Kartal

Giriş

Anonim şirketin yönetim ve temsil faaliyetinin merkezinde yer alan yönetim kurulu, şirketin sürekliliğinin sağlanması, ticari faaliyetlerin yürütülmesi ve şirket malvarlığının korunması bakımından temel bir organdır. Yönetim kuruluna tanınan geniş yetkiler, beraberinde bu yetkilerin hukuka, esas sözleşmeye ve şirket menfaatlerine uygun şekilde kullanılmasını sağlayacak bir sorumluluk rejimini de zorunlu kılmıştır. Bu nedenle 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda yönetim kurulu üyelerinin yalnızca görev ve yetkileri değil, görevlerini yerine getirirken doğabilecek hukuki sorumlulukları da ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir.


Türk Ticaret Kanunu bakımından yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu, kurulun bir bütün olarak ve soyut biçimde sorumlu tutulmasından ziyade, kişisel kusura ve kişisel olarak ihlal edilen yükümlülüklere dayanan bir sistem üzerine kurulmuştur. Özellikle TTK m. 553 ve devamında düzenlenen hükümler, yönetim kurulu üyelerinin şirkete, pay sahiplerine ve belirli şartlar altında şirket alacaklılarına karşı sorumluluğunun temel çerçevesini oluşturmaktadır.


Yönetim Kurulu Üyelerinin Temel Görevleri ve Özen Yükümlülüğ

TTK m. 365 uyarınca anonim şirket yönetim kurulu tarafından yönetilir ve temsil olunur. Bununla birlikte yönetim kurulu üyelerinin görevleri yalnızca şirket adına işlem yapmak veya şirketi dış ilişkilerde temsil etmekten ibaret değildir. Yönetim kurulunun şirketin üst düzeyde yönetimini sağlamak, şirket teşkilatını oluşturmak, muhasebe ve finansal denetim düzenini kurmak, yöneticileri gözetmek ve şirketin mali durumunu takip etmek gibi önemli görevleri bulunmakla birlikte buradan yönetim kurulu üyelerinin yalnızca gerçek kişi olabileceği kanısını çıkartmak bir hayli yanlış olmaktadır. TTK m. 359 devamında açıkça bir tüzel kişiliğin de yönetim kurulu üyesi seçilebileceği açıkça düzenlenmiştir.


TTK m. 369’da yönetim kurulu üyelerinin görevlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yerine getirmeleri ve şirket menfaatlerini dürüstlük kurallarına uygun biçimde gözetmeleri öngörülmüştür. Dolayısıyla yönetim kurulu üyesinin sorumluluğu yalnızca açık bir kanun hükmünün ihlal edilmesiyle ortaya çıkmaz. Şirket işlerinin gerektirdiği dikkat ve özenin gösterilmemesi, gerekli araştırmaların yapılmaması, şirketin mali durumunun gerektiği şekilde takip edilmemesi veya şirket menfaatleri ile kişisel menfaatler arasındaki çatışmanın şirket aleyhine sonuç doğuracak şekilde yönetilmesi de somut olayın şartlarına göre sorumluluk doğurabilir. Bu sorumluluk hükümleri ile birlikte en önemli bağlam İCRA İFLAS KANUNU hükümlerine göre anonim şirketlerin yönetim kurulu üyelerinin de sorumluluklarından dolayı müflis sıfatı ile karşı karşıya kalabilme durumlarının bulunduğunu söylenilebilir.


Burada önem taşıyan husus, yönetim kurulu üyesinden ticari hayatın bütün risklerini ortadan kaldırmasının beklenmemesidir. Ticari faaliyet doğası gereği belirli bir risk taşır. Bir ticari kararın sonradan şirket açısından olumsuz sonuçlanması, tek başına yönetim kurulu üyesinin sorumlu tutulması için yeterli değildir. Kanundan veyahut esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmekle birlikte kontrolü dışında gerçekleşen ya da ticari süreçlerin olumsuz etkilerinden sorumluluğun doğabilmesi için hukuka veya esas sözleşmeye aykırılık, kusur, zarar ve uygun illiyet bağının somut olayda ortaya konulması gerekir.


TTK m. 553 Kapsamında Genel Sorumluluk

Yönetim kurulu üyelerinin genel hukuki sorumluluğunun temel dayanağı TTK m. 553’tür. Buna göre yönetim kurulu üyeleri, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde, meydana gelen zarardan sorumlu olabilirler. İstisnai olarak genel kurulun bu konuda alacağı karar ve/ veya esas sözleşmenin içeriğine bağlı olarak, yönetim kurulunun sorumluluğu azaltılabileceği gibi ibra da olunabilir.


Bu düzenleme bakımından dört temel unsurdan söz etmek mümkündür:

1. Yönetim kurulu üyesine yüklenebilecek bir kanuni veya esas sözleşmesel yükümlülüğün bulunması,

2. Bu yükümlülüğün ihlal edilmesi,

3. Üyenin kusurlu olması ve bir zararın ortaya çıkması,

4. İhlal ile zarar arasında uygun illiyet bağının bulunması.


Dolayısıyla yalnızca zararın meydana gelmiş olması yönetim kurulu üyesinin sorumluluğu için yeterli değildir. Zararın hangi davranıştan kaynaklandığı ve bu davranışın ilgili yönetim kurulu üyesine ne ölçüde isnat edilebildiği ayrıca belirlenmelidir.

6102 sayılı Kanun’un önemli yeniliklerinden biri de yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunda farklılaştırılmış teselsül ilkesini benimsemiş olmasıdır. TTK m. 557 uyarınca birden fazla kişinin aynı zarardan sorumlu olması hâlinde her bir kişinin sorumluluğu, kendi kusuruna ve somut olayın şartlarına göre belirlenir. Böylece bütün yönetim kurulu üyelerinin otomatik olarak zararın tamamından eşit şekilde sorumlu tutulmasının önüne geçilmiştir.

Bu sistem özellikle görev dağılımının bulunduğu anonim şirketler bakımından önemlidir. Örneğin finansal işlemlerden doğan bir zararın meydana gelmesinde doğrudan görev alan bir üyenin kusuru ile söz konusu işlemden haberdar olmayan ve somut olayda gerekli gözetim yükümlülüğünü yerine getirmediği ölçüde kusurlu olan başka bir üyenin sorumluluğunun aynı düzeyde kabul edilmesi mümkün değildir.


Yönetim Yetkisinin Devredilmesinin Sorumluluğa Etkisi

Yönetim kurulunun bazı yetkilerini yönetim kurulu üyelerine veya üçüncü kişilere devretmesi, yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz. TTK m. 367 kapsamında yapılan yetki devrinin hukuki sonucu, yetkinin kim tarafından ve hangi kapsamda kullanıldığının somut biçimde belirlenmesini gerektirir.


Yetkinin devredilmesi hâlinde sorumluluk bakımından özellikle seçme, talimat verme ve gözetim yükümlülükleri önem kazanır. Yönetim kurulu, kendisine ait görevleri tamamen ortadan kaldıracak şekilde sorumluluktan kaçınamaz. Özellikle yönetim kurulunun devredilemez görevleri arasında bulunan üst düzey yönetim, teşkilatın belirlenmesi, muhasebe ve finansal denetim sisteminin kurulması ve yöneticilerin gözetimi gibi konularda kurulun sorumluluğu devam eder.


Bununla birlikte bir yönetim kurulu üyesinin yetki alanı dışında kalan ve kontrol edemeyeceği bir işlemden dolayı sırf yönetim kurulu üyesi olması nedeniyle sorumlu tutulması da TTK sisteminin kişisel sorumluluk anlayışıyla bağdaşmaz.


Yönetim Kurulu Üyesinin Aynı Zamanda Pay Sahibi Olması

Anonim şirketlerde yönetim kurulu üyelerinin aynı zamanda pay sahibi olması oldukça yaygın bir durumdur. Ancak kişinin pay sahibi olması ile yönetim kurulu üyesi olması, birbirinden farklı hukuki sıfatlar doğurur.


Pay sahibi sıfatıyla kişi, kural olarak şirketten kâr payı alma, oy kullanma ve diğer pay sahipliği haklarından yararlanma hakkına sahiptir. Yönetim kurulu üyesi sıfatıyla ise şirket menfaatlerini gözetmek, özen ve bağlılık yükümlülüğüne uygun hareket etmek ve kanun ile esas sözleşmeden doğan görevlerini yerine getirmek zorundadır.


Bu nedenle yönetim kurulu üyesinin aynı zamanda şirketin hâkim veya önemli pay sahiplerinden biri olması, kendisine şirket menfaatlerinin üzerinde kişisel bir hareket alanı sağlamaz. Özellikle şirket ile pay sahibi-yönetici arasındaki menfaat çatışmalarında yönetim kurulu üyesinin kişisel veya ortaklık menfaatini şirketin zararına olacak şekilde öncelemesi sorumluluk doğurabilir.


Aynı kişinin hem pay sahibi hem de yönetim kurulu üyesi olması, sorumluluk rejimini ağırlaştıran bağımsız bir sebep değildir; ancak kişinin sahip olduğu pay gücü ve şirket üzerindeki fiili hâkimiyeti, somut olayda kusurun ve davranışın değerlendirilmesinde önem taşıyabilir.


Yönetim Kurulu Üyelerinin Yasaklı İşlemleri

Yönetim kurulu üyelerinin şirketle ilişkilerinde özel olarak korunması gereken bir menfaat çatışması alanı bulunmaktadır.


TTK m. 395 uyarınca yönetim kurulu üyesi, genel kuruldan izin almaksızın şirketle kendisi veya başkası adına herhangi bir işlem yapamaz. Bu düzenlemenin temel amacı, yönetim kurulu üyesinin şirket adına sahip olduğu yetkiyi kendi kişisel menfaati için kullanmasının önüne geçmektir.


Bunun yanında yönetim kurulu üyelerinin şirketten borçlanmasına ilişkin de ciddi sınırlamalar getirilmiştir. Kanunda yönetim kurulu üyesinin ve belirli yakınlarının şirkete nakit veya ayın borçlanması bakımından yasaklar öngörülmüştür.


TTK m. 396’da ayrıca yönetim kurulu üyeleri bakımından rekabet yasağı düzenlenmiştir. Buna göre yönetim kurulu üyesi, genel kurulun iznini almadan şirketin işletme konusuna giren ticari işlerle kendi hesabına veya başkası hesabına ilgilenemez ve aynı tür ticari işlerle uğraşan bir şirkete sınırsız sorumlu ortak sıfatıyla katılamaz.


Bu yasakların temelinde yönetim kurulu üyesinin şirketten edindiği bilgi, ticari sır ve nüfuzu şirket aleyhine kullanmasını önleme düşüncesi bulunmaktadır.


Yönetim Kurulu Üyelerine Huzur Hakkı Ödenmesi

Yönetim kurulu üyeliği karşılıksız bir görev olmak zorunda değildir. TTK m. 394 uyarınca yönetim kurulu üyelerine huzur hakkı, ücret, ikramiye, prim ve yıllık kârdan pay ödenebilir.


Ancak burada önemli olan, bu ödemelerin miktarının esas sözleşmeyle veya genel kurul kararıyla belirlenmiş olmasıdır. Bu nedenle yönetim kurulu üyelerinin kendi ücretlerini sınırsız biçimde belirlemeleri veya şirket kaynaklarından tek taraflı olarak kendilerine menfaat sağlamaları mümkün değildir.


Huzur hakkı, yönetim kurulu üyeliği nedeniyle yapılan meşru bir ödeme olmakla birlikte, şirketin mali yapısını aşırı derecede zorlayan veya kanuni ve kurumsal karar mekanizmalarını bertaraf eden ödemeler sorumluluk bakımından ayrıca değerlendirilebilir.


Yönetim Kurulu Üyelerinin İbrası

İbra, yönetim kurulu üyelerinin görev yaptıkları dönemdeki belirli faaliyetleri bakımından şirketin ve belirli pay sahiplerinin ilgili kişilere karşı sahip olduğu sorumluluk taleplerinin belirli ölçüde ortadan kalkmasına yol açan önemli bir hukuki kurumdur.


TTK m. 408 uyarınca yönetim kurulu üyelerinin ibrası konusunda karar verme yetkisi genel kurula aittir. Bu nedenle ibra, yönetim kurulunun kendi kendisini ibra etmesi şeklinde gerçekleştirilemez.


Ayrıca yönetim kurulu üyeleri, kendilerinin ibrasına ilişkin genel kurul kararlarında sahip oldukları paylardan doğan oy haklarını kullanamazlar. Bu düzenleme, ibra kararının doğrudan menfaat sahibi olan kişinin kendi lehine oy kullanması yoluyla alınmasını önlemeye yöneliktir.


İbranın en önemli özelliklerinden biri de etkisinin kapsamının sınırsız olmamasıdır. TTK m. 558, ibra kararının sonuçlarını düzenlemekte ve hangi pay sahiplerinin hangi şartlarda ibra kararından etkileneceğini ayrıca belirlemektedir. Bu nedenle bir yönetim kurulu üyesinin ibra edilmiş olması, geçmişteki bütün fiillerinin koşulsuz ve mutlak biçimde hukuka uygun kabul edildiği anlamına gelmez.


Özellikle finansal tabloların gerçeği yansıtmadığı veya önemli hususların bilinçli olarak gizlendiği durumlarda, bilanço onayının otomatik biçimde ibra sonucunu doğurması da söz konusu değildir.


İlk Yönetim Kurulu Üyeleri Bakımından Dört Yıllık Süre

Burada uygulamada sıkça karıştırılan önemli bir ayrım bulunmaktadır.


İlk yönetim kurulu üyelerinin bütün sorumluluklarının dört yıl boyunca ibra edilemeyeceği şeklinde genel bir kural yoktur.


TTK m. 559’da özel olarak, şirketin kuruluşundan veya sermaye artırımından doğan sorumluluklar bakımından dört yıllık bir koruma süresi öngörülmüştür. Buna göre bu tür sorumluluklara ilişkin talepler, şirketin tescilinden itibaren dört yıl geçmedikçe sulh ve ibra yoluyla ortadan kaldırılamaz.


Dört yıllık sürenin geçmesinden sonra sulh ve ibra mümkün olmakla birlikte, bunun geçerli olabilmesi için genel kurulun onayı gerekir. Ayrıca sermayenin onda birini, halka açık anonim şirketlerde ise yirmide birini temsil eden pay sahiplerinin sulh ve ibraya karşı çıkmaları hâlinde, bu işlem genel kurul tarafından onaylanamaz.


Dolayısıyla burada dört yıllık süre, yönetim kurulu üyelerinin normal faaliyetlerinden doğan her türlü sorumluluğu bakımından getirilmiş bir “ibra yasağı” değildir. Düzenlemenin amacı özellikle şirketin kuruluşu ve sermayenin oluşturulması veya artırılması aşamasında meydana gelebilecek usulsüzlüklerin, henüz bunların ortaya çıkarılması ve incelenmesi mümkün olmadan, erken bir sulh veya ibra yoluyla etkisizleştirilmesini önlemektir.


Bu düzenleme, ilk yönetim kurulu üyeleri bakımından ayrıca önem taşır. Çünkü şirketin kuruluş aşamasındaki işlemler, sermayenin taahhüdü ve korunması, kuruluş belgelerinin doğruluğu ve kuruluşa ilişkin diğer hukuki işlemler bakımından ilk yönetim kurulunun özel bir konumu bulunmaktadır.


TTK’da yönetim kurulu üyelerinin “görevlerinin bitiminden itibaren mutlaka şu kadar süre içinde ibra edilmesi gerekir” şeklinde genel bir süre öngörülmemiştir.


Bununla birlikte anonim şirketlerde olağan genel kurul toplantısında finansal tabloların görüşülmesiyle birlikte yönetim kurulu üyelerinin faaliyet dönemine ilişkin durumlarının değerlendirilmesi ve ibra konusunda karar verilmesi uygulamada olağan bir yöntemdir.


TTK m. 424 uyarınca bilançonun onaylanmasına ilişkin genel kurul kararı, kural olarak yönetim kurulu üyelerinin ibrası sonucunu da doğurabilir. Ancak bilançoda bazı hususlar açıkça veya örtülü biçimde gerçeğe aykırı gösterilmiş ve bu nedenle şirketin gerçek durumunun anlaşılması engellenmişse, bilanço onayının ibra sonucunu doğurması mümkün değildir.


Bu nedenle ibra değerlendirilirken yalnızca genel kurul kararının başlığına değil, şirketin gerçek mali durumunun pay sahiplerine doğru ve yeterli biçimde açıklanıp açıklanmadığına da bakılması gerekir.


Yönetim kurulu üyeliği, belirlenen görev süresi dolmadan da sona erebilir. TTK m. 364 uyarınca yönetim kurulu üyeleri, esas sözleşmeyle atanmış olsalar dahi genel kurul tarafından her zaman görevden alınabilirler.


Kural olarak gündemde ilgili bir maddenin bulunması gerekir. Bununla birlikte gündemde görevden alma maddesi bulunmasa dahi haklı bir sebebin varlığı hâlinde görevden alma mümkün olabilir.


Azil ile ibra birbirinden tamamen farklı kurumlardır. Bir yönetim kurulu üyesinin görevden alınması, geçmiş dönemde doğmuş sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde bir üyenin görevden alınmamış olması da onun hukuki sorumluluğu bulunmadığı anlamına gelmez.


Başka bir ifadeyle azil ileriye dönük olarak yönetim kurulu üyeliğini sona erdirirken, sorumluluk geçmişte gerçekleştirilen işlemlerin hukuki sonuçlarıyla ilgilidir.


Bu ayrım özellikle şirketin zararına neden olan bir işlem sonrasında önem kazanır. Şirket genel kurulunun yönetim kurulu üyesini görevden alması, ayrıca şartları varsa sorumluluk davası açılmasına engel değildir.

Yönetim kurulu üyesinin sorumluluğuna ilişkin dava, şirketin uğradığı zararın tazmini amacıyla şirket tarafından açılabileceği gibi kanunun belirlediği koşullar altında pay sahipleri tarafından da ileri sürülebilir.


Şirketin doğrudan zarara uğradığı hâllerde amaç, şirket malvarlığında meydana gelen eksilmenin giderilmesidir. Pay sahibinin şirket zararından dolayı kendi pay değerinde meydana gelen azalmayı doğrudan kendi zararı olarak ileri sürmesi ise her durumda mümkün değildir. Şirket zararı ile pay sahibinin kişisel doğrudan zararı birbirinden ayrılmalıdır.


TTK m. 555 uyarınca şirket ve her bir pay sahibi, şirketin uğradığı zararın tazminini isteyebilir. Pay sahibinin açtığı davada talep edilen tazminatın kural olarak şirkete ödenmesi söz konusudur.


Şirketin iflası hâlinde ise TTK m. 556 kapsamında şirket alacaklıları ve pay sahipleri bakımından ayrıca düzenlenmiş bir sorumluluk mekanizması bulunmaktadır. Burada da şirketin türüne göre İcra iflas kanunun uygulanış biçimi tamamen değişebileceğini göz önüne almak gerekmektedir. Örneğin şirketin anonim şirket çatısı altında konuşlandırılmış bir banka olduğu senaryoda direkt olarak yönetim kurulu üyelerine karşı iflas davası açılabilecektir. Bu da yönetim kurulu üyesinin daha sonraki hayatında müflisliğin getirmiş olacağı kısıtlamalarla yaşayacağı sonucunu çıkarır. Bundan kaynaklı olarak yönetim kurulu üyeliği başlangıç anında esas sözleşmenin detaylı bir analizini yapmakta bir hayli fayda olacağı aşikardır.


Teselsül İlkesi

TTK m. 557’nin getirdiği farklılaştırılmış teselsül sistemi, yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunun belirlenmesinde temel


Yönetim kurulu üyelerine karşı açılacak sorumluluk davalarında TTK m. 560 önem taşımaktadır.


Buna göre sorumluluk davası, zarar ve sorumlu kişinin öğrenildiği tarihten itibaren iki yıl, her hâlde zararı doğuran fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren beş yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.


Ancak fiil aynı zamanda bir suç oluşturuyor ve ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörülüyorsa, bu daha uzun süre dikkate alınabilir.


Bu nedenle sorumluluk bakımından yalnızca fiilin gerçekleştiği tarihin değil, zararın ve sorumlu kişinin ne zaman öğrenildiğinin de belirlenmesi gerekir.


Anonim şirketlerde yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu, şirket yönetiminde yetki ile sorumluluk arasındaki dengenin kurulmasını amaçlayan kapsamlı bir sistemdir. Yönetim kuruluna verilen geniş yetkiler, üyelerin şirket işlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yürütmesini ve şirket menfaatlerini gözetmesini zorunlu kılmaktadır.


TTK m. 553 ve devamında düzenlenen sorumluluk sistemi, yönetim kurulu üyelerini objektif olarak meydana gelen her zarardan sorumlu tutan bir anlayışı benimsememektedir. Sorumluluk, anlaşılacağı gibi subjektif bir bağlam içerisine oturtulup olayın şartlarına ve zamanına göre değerlendirilmelidir. Esas itibarıyla kişisel kusur, yükümlülük ihlali, zarar ve illiyet bağı üzerine kurulmuştur. Bunun tamamlayıcısı olarak TTK m. 557’de kabul edilen farklılaştırılmış teselsül ilkesi, her yönetim kurulu üyesinin yalnızca kendisine isnat edilebilen ölçüde sorumlu tutulmasını sağlamaktadır.


Öte yandan yönetim kurulu üyelerinin şirketle işlem yapma yasağı, rekabet yasağı, şirkete borçlanma yasağı ve şirket menfaatleri ile kişisel menfaatler arasındaki çatışmanın yönetilmesine ilişkin hükümler, yönetim kurulunun sahip olduğu yetkinin kötüye kullanılmasını engellemeye yöneliktir. Herhalde genel kuruldan alınacak kararlar ile bu yasaklar da ortadan kaldırılabilmektedir.


İbra ve azil kurumlarının da bu sistem içinde doğru biçimde birbirinden ayrılması gerekir. Azil, yönetim kurulu üyeliğini sona erdiren bir işlem iken; ibra, geçmiş faaliyetlere ilişkin sorumluluk taleplerinin hukuki durumunu etkileyen bir kurumdur. Özellikle ilk yönetim kurulu üyeleri bakımından TTK m. 559’da düzenlenen dört yıllık süre, bütün yönetim kurulu sorumluluklarına ilişkin genel bir ibra yasağı olmayıp, şirketin kuruluşundan veya sermaye artırımından doğan sorumluluklara özgü özel bir koruma mekanizmasıdır.


Sonuç olarak anonim şirket yönetim kurulu üyeliği, yalnızca karar alma ve temsil yetkisi sağlayan bir görev değil, aynı zamanda şirket malvarlığının, pay sahiplerinin ve şirket alacaklılarının korunmasını gerektiren ciddi bir hukuki sorumluluk alanıdır. Bu nedenle yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunun değerlendirilmesinde yalnızca ortaya çıkan zarara bakılması yeterli olmayıp, hangi yükümlülüğün ihlal edildiği, ihlalin hangi yönetim kurulu üyesine isnat edilebileceği, kusurun derecesi, zararın niteliği ve illiyet bağının kapsamı birlikte değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmelerin ışığında denilebilir ki yönetim kurulu üyeliğinin sorumluluğuna dair geniş bir kanuni düzenleme getirilmiş olup yönetim kurulu üyesinin sırf maddi borçlanmalardan dahi şartları yerine geldiği taktirde iflas sebebi ile hapis cezası yaptırımı ile bile karşı karşıya kalınabileceğini unutmamak ve şirket alacaklılarının tazminat istemlerinde birinci dereceden muhatap olunduğu hatırlatmasını yapmak gereği duyulmaktadır.


Önerilen Makaleler

Estetik Ameliyatlarda Hukuki Sorumluluk

Stj. Av. Sefa Kartal·

Türk öğretisinde ve özellikle Yargıtay içtihatlarında, estetik amaçlı müdahalelerin niteliği gereği eser sözleşmesi hükümlerine tabi olduğu yönünde güçlü ve yerleşik bir yaklaşım bulunmaktadır.

Devamını oku
AraWhatsAppE-posta